30 Ağustos 2015 Pazar



"Benimle ne kadar açık konuşuyorsunuz" dedi..
Macide, bu sözle ne kastettiğini anlayamayan Ömer'in bir şey sormasına meydan vermeden devam etti:
"Benimle açık konuşmak isteyen hatta sadece konuşmak isteyen ilk insan galiba sizsiniz... İçimden öyle geliyor ki, bana fena şeyler söylemezsiniz.... Neden devam etmiyorsunuz?"
Ömer büyük bir tehlikeden kurtulan bir insan gibi ağzını açarak derin nefesler alıyor ve gülümsüyordu.
"Size fena şeyler söyleyebilir miyim?.. Sizi sevdiğimi, deli gibi ölecek kadar sevdiğimi söylemek fena bir şey mi? Şaşırmayın.. İhtimal kulaklarınız böyle şeylere alışkın değil... Fakat yalnız kulaklarınız... Kendinize itiraf etmeseniz bile, ruhunuzun bu sözlerime yabancı olmadığını tasdik edeceksiniz... Bakın, bağırmıyorsunuz. Yanımdan kaçmıyorsunuz... Yüzünüz nefret ifade etmiyor. Beni anlıyorsunuz!... Sonuna kadar, en küçük noktasına, en gizli köşesine kadar anlıyorsunuz. Sizden cevap istediğim yok. Beni sadece dinlemenizi istiyorum. Daha dün gördüğünüz ve toptan iki saat bile konuşmadığınız bir insanı dinlemenizi isterken ne yaptığımın farkındayım.. Fakat bir ses bana mütemadiyen doğru yaptığımı fısıldıyor. Hayatımda hiçbir zaman bu kadar açık olmamıştım. Buna cesaret edememiştim. Halbuki şimdi bütün mevcudiyetimin gözlerimi kapatarak size teslim edecek kadar büyük bir emniyet duyuyorum. Alay edeceğinizden, reddedeceğinizden korkmadan konuşuyorum. Bu emniyet sizi ilk gördüğüm andan beri geldi. Demin ne demiştim: Vapurda sizi görmüş ve başka bir şey göremez olmuştum. Sizi tanımıyordum ama bu ehemniyetle birlikte yanınıza geldim. Size bin bir şekle sokup söylemek arzusuyla yandığım tek bir şey var: O da sizi sevdiğim. Bunun dünyanın teşekkülünden beri kaç milyar defa tekrar edildiğini unutmuyorum, fakat siz söyleyin, canlılığından bir şey kaybetmiş mi? Kainatta hiçbir mevcudun olamayacağı kadar taze ve olgun değil mi? Bu öyle bir kelime ki doğuyor, ve doğuşuyla beraber kemali de içinde getiriyor. Sizi seviyorum... Başka ne söyleyeyim? Siz de cevap vermeye kalkmayın. Bir insanın bütün varlığı ile karmaşık ruhu, esrarı çözülmemiş vücudu, arzuları, itiyatları, ihtirasları, hülasa her şeydir!
Bunu tamamıyla anlayacağınızı biliyorum. Hiçbir insan seven karşısında alakasız olamaz. Dünyanın en harikulade hadisesi karşısında kimse davranış özgürlüğüne sahip değildir. Buna hakkı yoktur. Nasıl muhtaç olduğumuz havayı istemem demeye, mekan içinde yer işgal etmekten vazgeçmeye kuvvetimiz yoksa, bize verilen bir aşkı almamaya iktidarımız yoktur. Sizi seviyorum...
Hem de nasıl seviyorum yarabbi... Şu anda bir tarafımı kesseniz acı duymam. Sizin için herhangi vir şeyi yapmak istediğim zaman beni durduracak kuvvet tasavvur etmiyorum. Ölüm bile buna muktedir değildir. Bakın, etrafımızdan bir sürü insanlar geçiyor. Birçoğu dönüp bize bakıyorlar, daha doğrusu bana bakıyorlar. Hangisini isterseniz yakalar, öldürürüm.

Bakın nasıl sizde benim gibi sarsılıyorsunuz. Hayatınızda böyle bir şeyin ilk defa olduğunu muhakkak söyleyin bana, içiniz de hiç yabancılık var mı?Bütün bunlar sizin için malum şeyler değil miymiş? Yalnız bu anda kafanızda bir anda örtü açılıyor ve ruhunuzun en zengin tarafları önümüze seriliyor. Hiç yanılmadan biliyorum ki, şu anda bozuk kaldırımlar üzerinde yürümekte değilsiniz. Sizde vücudunuzun 50 60 kilo ağırlığından kurtulmak istiyorsunuz. Bakın... Beyazıt'a gelmişiz. Nasıl? Ne kadar zamanda? Bunları bilmiyoruz. Zamanın olduğu yerde kaldığını ve bizi huşu içinde dinlediğini fark etmiyor musunuz?... Elinizi bana verin. Nabzınız benimki kadar hızlı atıyor. Bileğinizin terleri elimi yakıyor. Şu anda yok oluversek herhangi bir teessür duyar mısınız? Hayattan ayrılmak istemeyiz, çünkü tatmin edilmemiş duygularımız vardır. Fakat şu anda hiçbir istek bizi yere bağlamıyor. Ruhlarımızın dopdolu odluğunu hissetmiyor musunuz? Bileğiniz insanı çıldırtan bir teslimiyetle parmaklarımın arasında duruyor. Bana bu anı yaşattığınız için size minnettarım. Artık evinize geldik. Ben girmeyeceğim. Sizi tekrar görünceye kadar bu anları kafamda yaşatacağım. Ne yapacağım bilmiyorum. Belki şehrin dışına çıkar sabaha kadar koşar ve şafakla beraber buraya gelirim. Belki de bu duvarda oturur sizden etrafa yayılan bu havayı koklamak isterim... Allahaısmarladık."

İçimizdeki Şeytan / SABAHATTİN ALİ
Sf. 80-81

26 Mart 2015 Perşembe

Ne kadar samimisiniz?

Ne kadar samimisiniz?

Nazmiye Köseer-YURT


Yaşadığımız coğrafya, her zaman acıdan, öfkeden ve ötekileştirmeden besleniyor. Bu acılar yaşandıkları her an, birbirlerine yaslanarak adeta güçleniyor. İşte bu ülkede birbirinden beslenen acılardan öfkelerden biri de kadın düşmanlığı... Toplumun her alanında yaşanan bu düşmanlık biz kadınları birbirine ve yaptıkları işe daha güçlü bir şekilde bağlamaya itiyor... Ben de yıllardır yaptığım işime bu inat ve bu inançla bağlıyım...

Ülkemizde cinsiyetçiliğin ve kadın düşmanlığının zirve yaptığı alanlardan biri de futbol, tribün ve spor basını... Hergün kadını metalaştıran, kadın bedenine saygı duymayan erkek egemen basın ve bu alanın bir numaralı cinsiyetçi üyesi spor basını da bundan çok güzel bir şekilde nemalanmaya devam ediyor. Kadınlara ülkemizde yaşatılan her türlü fiziki, duygusal ve psikolojik şiddet spor basınında da sonuna kadar uygulanıyor. Öyle ki, baş harflerini birleştirdiğinizde küfür olarak algılanabilen spor gazeteleri çıkabiliyor ülkemiz basınında... Ya da hepimizin hayranı olduğumuz o sevgili futbol kulüplerimizin antrenman sahalarında kadın basın mensupları için bir lavabo bile yapılamıyor. Benim için acı olan örneklerin hepsinin şahsım tarafından çoğaltılabilecek ve tecrübe ile sabit olması....

Türkiye'de basın çalışanıysan, hele ki spor basınında bir kadın çalışan isen, şavaşman gereken bir numaralı zorluk meslek çalışanlarında ve okuyucu kitlesindeki cinsiyetçiliktir... Bir okur gazeteyi arar ve seninle konuştuğunda tatmin olamaz... İlla ki bir 'erkek' ses tonu bekler. Ya da bir maça görevli olarak gittiğinde meslektaşların öncelikle senin bilgini test eder, ne kadar ofsayttan anladığını ölçer, sahadaki herhangi bir sporcu hakkında ne kadar bilgin olduğunu 'kendince' irdeler... Kendilerine göre daha zayıf olan fiziksel yapın ile kendileri sıkılıncaya kadar dalga geçerler... Bu testlerin hepsini başarı ile tamamladığında, artık spor basınında onların yanında çalışmaya hak kazanabilirsin...

Geçtiğimiz haftalarda yitirdiğimiz Özgecan'ımız, cenazesini bile erkek ellerine bırakamadığımız Özge'miz için futbol kulüpleri, taraftarlar, yöneticiler olayı protesto etmek için adeta birbirlerine girdi. Bursaspor tribünleri 'Utanıyoruz' diye pankart açtılar. Ancak benim unutamadığım bir olay var... 11 Mart 2013 tarihinde Kadıköy'de Fenerbahçe ile maçları olan Bursaspor 8 Mart nedeniyle eylem yapan kadınlara saldırmamış mıydı? Ya da takım/tribün farketmez hepsi 'Aç kapıyı kocan geliyor' 'Fatmagül'ün suçu yok, biz sizi Bihter sandık', 'K*ymaya az kaldı' gibi tezahüratları edenler kendileri değil miydi?

Ben Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşayan bir kadın ve bir spor basını çalışanı olarak soruyorum... Ne kadar samimisiniz? Bu samimiyetinizi artık ne zaman göstereceksiniz? Pankart açmakla, öldürülen kadınların resimlerinin olduğu tişörtleri giymeyle olmuyor? Sizlerin şiddeti sonlandırmak için gerçek samimiyetinizi artık göstermenizin vakti geldi...

15 Şubat 2015 Pazar

Özgecan ve yiten tüm kadın kardeşlerim için...


Daha minicik bebekken başlar, bu ülkenin en acı, en inanılmaz ve en anlam veremediğimiz ayrımcılığı... Bebeklerle çok oynarsın 'tamam bundan iyi anne olur, anaç bu anaç' derler, bebekleri, evcilik oyuncaklarını sevmezsin o zaman da 'erkek Fatma olacak bu başımıza' aman dikkat edin derler...

Biraz daha büyürsün, ilk okul çağına gelirsin... Hemen öğrenirsin önlüğünün altına 'şortunu' giymen gerektiğini... Kilotlu çorapların üzerine bile giydirir annen o şortu... Lastiği gün boyu mideni ağrıtır, ama yok giyeceksin... Çünkü saklaman gereken bir 'kutun' var. Saklaman gereken şeyin ne olduğunu anlamadan sadece 'bacaklarını kapatıp oturmanı' öğretirler sana....

Lise... Erkeklerin acımasız olmaya başladığı dönem... Burada ilk paragrafta anlattığım 'Erkek Fatma' kategorisine girdim ben yıllarca. Şişman ve gözlüklüydüm. Üstüne üstlük 'Futbol' seven bir kızdım. Bu nedenler benim 'onların safına' olduğumu yani kısacası 'erkek Fatma' olduğumu gösteriyordu. Nazmiye'nin yanında küfredilebilir, Nazmiye'nin yanında diğer hemcinslerine laf atılabilir çünkü o zaten şişman ve gözlüklü... Çünkü zaten başkaları karar vermiştir, çirkin olup olmadığına... Onlara göre iki kategori vardır: Laf atılabilen, taciz edilebilen kız veya yanında başka kıza laf atılabilen kız....

Üniversite hayatımda ciddi manada ilk kez tacizle tanıştım. Okulumuzun kampüsü Beyazıt'taydı. Müzik Kulübü'ne üyeydim. Provadan çıkmış tramvaya binmek için karşıya geçerken yaşıtım olan 3 erkek tarafından ciddi manada sıkıştırılıp taciz edildim. O güne kadar başıma geldiğinde çığlık atıp, onlara karşı koyacağımı bas bas bağıracağımı söylerdim. Sadece korku ve yaşlarla dolu gözlerimle kaçabildim. Tramvaya bindiğimde yüzüm al al olmuş ve titriyordum. Eve geldiğimde ev arkadaşlarıma anlatabildim sadece... 1 hafta okula gidemedim. Hala da Laleli'deki o yoldan tek başıma geçemedim....

Gazetecilik bölümünü bitirdim. Yıllardır hayalim olan spor muhabirliğine başladım. Her gün ağızlarından köpüklerle, hayvani bir şekilde birbirlerine küfreden ve kadın organlarını kendileri için metalaştıran spor camiasının yöneticilerinin haberlerini yazıyorum. Düşüncelerim saygı görmüyor, bilgilerim doğru kabul edilmiyor. Yaptıgım iş erkeklerininki kadar değerli olmuyor. Gazeteyi arayan okurlara "evet  burası spor servisi" diyorum. Sen kadınsın, stajyersindir bana müdürünü ver" diyor. Neyse ki müdürümde kadın da o his onlara yeter....

23 yaşında bir kadın olarak bunları yaşamış olmam tesadüf değil, bütün hemcinslerim gibi... Ama bize öyle bir acı yaşattılar ki.... Ölmediğimize şükrettirdiler. Özgecan.... Benim kardeşimle yaşıt. Aydınlık kadar güzel bir kız. Günlerdir uyuyamıyorum. Aklımdan çıkaramıyorum. O iğrenç anda neler düşündüğünü tahayyül dahi edemiyorum... Özgecan gibi, Münevver gibi, Ayşe Paşalı gibi, Pippa gibi, Melek gibi en az binlerce kadın bu erkek şiddeti diyemeyeceğim artık çünkü basit kalıyor, 'erkek terörünün' ellerinde can verdi.... Bugün ne yazsak ne anlatsak bu yitirdiğimiz kız kardeşlerimiz geri gelmeyecek. Ancak siyasilerin ve benim tabirimle 'erkekçi siyasetin' bu denli gözlerini kapadığı kadın katliamına dur demek için hükmü kesin olan kararlar alınmalı... Binlerce STK, binlerce kadın kuruluşu var... Kaç tane erkek soruyorum merak edip gidiyor. Ama pardon onlar hala elleri şeylerinde pantolonlarını kurcalamakla meşguller.... 


Hayatını insanların üzerilerinde en çok vakit geçirdikleri ama sorsan en mutsuz oldukları ofis masalarına benzetiyordu. Çekmeceler, çekm...