9 Ocak 2019 Çarşamba





Hayatını insanların üzerilerinde en çok vakit geçirdikleri ama sorsan en mutsuz oldukları ofis masalarına benzetiyordu. Çekmeceler, çekmeceler, çekmeceler... Birbiri ardına sonsuzluğa açılan çekmeceler... Ucu açılmamış kalemler, arkası yenmiş kalemler, arkadaşın masasından araklanmış renkli kalemler... Bir de en çok ziyan edilenler, zavallı kağıtlar, defterler... İşte bunların yaşadığı hüzünleri hep kendine benzetiyordu...

Her gün olduğu gibi bugün de sıradan bir günün sıradan bir sabahına uyanmıştı. Her zamanki gibi kahvaltılıkları masaya çıkartıp düzgünce bir kahvaltı etmek yerine buzdolabının içinden üç-beş tane zeytin bir parça ekmeği ağzına atmayı tercih etti. Çünkü güzel kahvaltılar, aile ile güzel güneşli bir pazar gününe layıktı. Bu gri pazartesi günü için bu kadarı kafiydi.

31 yaşında, İstanbul'da yaşıyordu. Hayalleri de yaşamı gibi elinde kalan birkaç milyon beyaz yakalıdan sadece biriydi. "Her insan bir gün Mecidiyeköy'de çalışacak" diye dalga geçerdi üniversitede okurken insanlarla. Çünkü o zaman sadece maça gitmek için Mecidiyeköy'e giderdi. Sıkı bir Galatasaray taraftarıydı. Oysa şimdi 07.15 metrosunu yakalamak için her gün koşarak ulaşmaya çalışıyordu Mecidiyeköy'e. Bugün de o nedenle hızla koşarak çıktı sadece yatmadan yatmaya girdiği ama maaşının yarısını ödediği evinden...

Kulakılığında 'boş gemiler' şarkısı çalıyordu. Gerçekten de gönlünden de 'boş gemiler' geçmekteydi. Uzun zamandır yalnızdı. Hayatına giren kadınlar, hemen evlenmek istiyordu. Oysa günümüz şartlarında hemen öyle kolay evlenilir miydi? Böyle böyle kendini kandırarak 31 yaşına geldin oğlum Ekrem diyordu. "Ne olurdu ulan ben de bu lanet şehirde bu kadar yalnız olmasaydım. Bir güzel gülüşle güne başlasaydım. Ama hepsi onun yüzünden! Kadınları geç, insanlara olan güvenimi bile yerle bir etti. Bir yalan üzerine kurmuş dünyasını. Sayesinde artık benim de gönlümden boş gemiler geçiyor, ruhum yorgun, bitmiş, düşman sayısından. Ben böyle metroda candy crush oynayacak adam mıydım"

31 yaşında, İstanbul'da yaşıyordu. Hayalleri de yaşamı gibi elinde kalan birkaç milyon beyaz yakalıdan sadece biriydi. Anlatmak istiyordu. "Belki de seyyar tuvaletler gibi seyyar ağlama odaları gerekli bu şehre" dedi. İnsan ağlayacak kadar bile yer bulamıyordu kendine.

                                                                               
                                                                                   Nazmiye K. 2019


27 Ocak 2017 Cuma

Sevgili Bilge, bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş olsaydım. Ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve birçok söz yarım kalsaydı, birçok mesele çözüme bağlanamadan büyük bir öfke ve şiddet içinde ayrılmış olsaydık da yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı. Sana, durup dururken yazmak zorunda kalmasaydım. Bütün meselelerden kaçtığım gibi uzaklaşmasaydım senden de.

İnsanları, eski karıma yapmış olduğum gibi, büyük bir boşluk içinde
bırakmasaydım. Kendimden de kaçıyorum gibi beylik bir ifadenin içine
düşmeseydim. Bu mektubu çok karışık hisler içinde yazıyorum gibi basmakalıp sözlere başvurmak zorunda kalmasaydım. Ne olurdu, bazı sözleri hiç söylememiş olsaydım; ya da bazı sözleri hiç söylememek için kesin kararlar almamış olsaydım. Sana diyebilseydim ki, durum çok ciddi Bilge, aklını başına topla.

Ben iyi değilim Bilge, seni son gördüğüm günden beri gözüme uyku girmiyor diyebilseydim. Gerçekten de o günden beri gözüme uyku girmeseydi. Hiç olmazsa arkamda kalan bütün köprüleri yıktım ve şimdi de geri dönmek istiyorum, ya da dönüyorum cinsinden bir yenilgiye sığınabilseydim. Kendime, söyleyecek söz bırakmadım. Kuvvetimi büyütmüşüm gözümde. Aslında bakılırsa, bu sözleri kullanmayı ya da böyle bir mektup yazmayı bile, ne sen ne aşk ne de hiçbir şey olmadığı günlerde kendime yasaklamıştım. Sen, aşk ve her şeyin olduğu günlerde böyle kararlar alınamazdı. Yaşamış birinin ölü yargılarıydı bu kararlar. Şimdi her satırı, “bu satırı da neden yazdım?” diyerek öfkeyle bir öncekine ekliyorum. Aziz varlığımı son dakikasına kadar aynı görüşle ayakta tutmak gibi bir görevim olduğunu hissediyorum. Çünkü başka türlü bir davranışım, benimle küçük de olsa bir ilişki kurmuş, benimle az da olsa ilgilenmiş insanlarca yadırganacaktır. Oysa, sevgili Bilge, aziz varlığımı artık ara sıra kaybettiğim oluyor. Fakat yaralı aklım, henüz gidecek bir ülke bulamadığı için bana dönüyor şimdilik. Biliyorum ki, bu akıl beni bütünüyle terk edinceye kadar gidip gelen aziz varlık masalına kimse inanmayacaktır.

Bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak
durumundadır. Bu bir çeşit alın yazısıdır. Bu alın yazısı da başkaları
tarafından okunamazsa hem ölünür ve hem de dünya bu ölümün anlamını bilmez; bu da bir alın yazısıdır ve en acıklı olanıdır. Bir alın yazısı da ölümün anlamını bilerek, ona bu anlamı vermesini beceremeden ölmektir ki, bazı müelliflere göre bu durum daha acıklıdır. Ben ölmek istemiyorum. Yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum.

Bu nedenle sevgili Bilge, mutlak bir yalnızlığa mahkum edildim. (İnsanların kendilerini korumak için sonsuz düzenleri var. Durup dururken insanlara saldırdım ve onların korunma içgüdülerini geliştirdim.) Hiç kimseyi görmüyorum. Albay da artık benden çekiniyor. Ona bağırıyorum. (Bütün bunları yazarken hissediyorum ki, bu satırları okuyunca bana biraz acıyacaksın. Fakat bunlar yazı, sevgili Bilge; kötülüğüm, kelimelerin arasında kayboluyor.)

Geçen sabah erkenden albayıma gittim. Bugün sabahtan akşama kadar
radyo dinleyeceğiz, dedim. Bir süre sonra sıkıldı. (İnsandır elbette
sıkılacak. Benim gibi bir canavar değil ki.) Bunun üzerine onu zayıf
bulduğumu, benimle birlikte bulunmaya hakkı olmadığını yüzüne bağırdım. (Ben yalnız kalmalıyım. Başka çarem yok.)


Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar 

7 Aralık 2016 Çarşamba


Çok günler var önümde dedi adam.
Ama biraz sık dişini. Şu birikmişleri bir alsam, nereden baksan kışı çıkartır bize..
-inan lüzumu yok. Ben seni düşünüyorum. Bugünlerde sen fark etmiyorsun ama geceleri cok öksürür oldun. Bu bok çukurunda beni sensiz ko'ma!
-'yine başladın evhamlara' dedi adam. Şu dünyada bi cıgara keyfim var be hanım, ne yapalım nasIl dayanır yoksa insan bu fukaralığa!
-isyan etme d...edi kadın, bak ne paralar içinde olanlar var, hep demezler miydi Sakıp Sabancı çocuğunu iyileştirememiş diye! Ne yapayım hem sen yanımda olmassan ben parayı...
-sana hiç sen benim 'gonca gülümsün' demiş miydim? Gülün goncası makbuldür derler, sen benimle birlikte soldun gittin ama varsın olsun be, bu ömür senle güzel" dedi adam.
Belki hiç şiir yazmadı karısına, belki hiç şarkı söylemedi ama hayatları yazılmamış en güzel şiir kadar anlamlıydı...
....
Nazmiye K.

Not:görsele internette rastladım, üzerine bir şeyler yazmak istedim. Fotoğrafın sahibi ya da sahibesinin emeğine sonsuz saygılar🌸

22 Ekim 2016 Cumartesi

Yazalım albayım


Günlerden cumartesiydi…

Cumartesi günü neden bu kadar üzerdi ki insanı? Üzerdi… Neden üzmesindi ki…

Çünkü yalnızdı.

Aslında o kadar uzun süredir düşünüyordu ki yalnızlık üzerine.

Mesela insan tam olarak ne zaman yalnız kalıyordu? Kim neye göre daha yalnız oluyordu? Ve esas en önemli soru! Her geçen gün nasıl daha da fazla yalnız kalmaya başlıyordu insan.

Bilmiyordu.

**

Aslında bundan birkaç yıl önce başlamıştı bu sorular zihnini kemirmeye. Nereye gitse bir yere tutunamıyordu. Gün geçtikçe artan bu his adeta kalbini ele geçirmiş, hiçbir yer kök salmasına izin vermiyordu. “Hayatından ne beklediğini bir bulabilsen her şey çözülecek” diyordu annesi. Ama farkında değildi kimse…

O bulmuştu, ama kimse inanmıyordu işte.

‘Ait olmak’ istiyordu.

**

Neydi ait olmak?

İnsan bazen bir su bardağına bile ait hissedebilirdi kendini. Yaşadığı sokağa, kestaneci Kudret amcaya, akbilin 2,15 basan sesine. Bunlara hep ait olabilirdi insan. Bazen ne kadar çabalarsa çabalasın olmazdı. Her sabah uyandığı yatak aslında yıllardır onun olsa bile yabancı geliverirdi. Baktığı duvarlar, saçını taradığı tarak, etiketi ve markası giyilmekten eskimiş terliği… Ne yaparsa yapsın eşyanın bile kalbi kırılırdı bazen…

**

Olmuyor mu size de bazen? Böyle caddelerde çılgın gibi koşma isteği gelmiyor mu size de? Bir yere yetişme derdi olmadan, sadece koşmak… Onun oluyordu işte. Arada sırada yapardı bunu… Deli gibi koşardı, bir yere varamadan...

Hayat denilen şey tam da bu değil miydi zaten?

Koşup durur insan nereye varacağını bilmeden… Çırpınır durur, sanki vardığı yerde mutlu olacakmış gibi…

**

Günlerden cumartesiydi…

Cumartesi günü neden bu kadar üzerdi ki insanı? Üzerdi…

Neden üzmesindi ki…

Ne diyordu çok ama çok sevdiği yazar Oğuz Atay:

“Bir oyun yazalım dedi Hüsamettin albayım. Yazalım dedim albayım. Tekrarlara düşmekten korkmadan oynayalım. Asıl tekrarlara düşelim ki, içimizi kemiren şeytanı her fırsatta rezil edelim. Yazalım albayım, ‘işte kalem, işte ızdırap albayım’”
Nazmiye K.
22 Ekim 2016

30 Haziran 2016 Perşembe


...sokağa nasıl çıkılacağını bilmem mesela. bende hayat bilgisi zayıf albayım. bilge bunları bilir, bu bakımdan akıllıdır, birlikte olabilseydik insanlık çok yararlanacaktı bundan. yazık oldu. şimdi yanımda olsaydı böyle üşümezdim albayım; beni bir arabaya bindirirdi hemen. ben bunlara çabuk karar veremem albayım. kararsızlığımla yanımdakilerin canını sıkarım. hava da çok soğudu albayım, eve dönmek istiyorum. biliyor musunuz, bilge beni evde bekliyormuş gibi geliyor bana. yoksa eve dönmek istemiyorum. beni bekleyen yalnızlığı ve karanlığı istemiyorum. bilgeden akıllı olduğum halde neden bu duruma düştüm acaba? neden herkes benden kaçıyor albayım? yaşamasını bilmiyorum da ondan mı? bir dakika albayım karşıdan birileri geçiyor. kadını bilgeye benzettim; peki erkek kim? değilmiş...

25 Haziran 2016 Cumartesi

Havada yapış yapış bir nem vardı... İnsanların hepsi sanki milyonlarca lira borcu varmış gibi mutsuzluk içindeydi. Otobüsler binlerce umutsuzu bir duraktan diğerine taşıyordu. Kimse gülümsemiyor, çünkü memleket gülümsemiyordu.

Bugüne kadar hep bir yerlere savrulmuştu. Kendini hiç bir zaman anlatamaz, bundan dolayı hep mutsuzluk hissederdi. Çok sevdiği bir dizi karakterinin dediği gibi "aşka ve edebiyata abartmak yakışır" cümlesi hayat sloganıydı. Şiirlerini, bebeklerini, mektuplarını ve hayal kırıklarını bir gün doldurdu kolilere... Vedalaşmaya gitmedi. Kadıköy'deydi. 25 yaşında, otobüsün umutsuzlarının başında o geliyordu.

21.06.2016 / Antalya
Nazmiye.




Son zamanlarda her şey zorlanıyordu. Çiçek açmaya, bulut güneşe yanaşmaya korkuyordu. Gökyüzü bile karanlığa alışmış, yalnız yalnız bakıyordu insanlığa... böyle bir gündü işte yaşadığım. Şehrin yorgun yollarına özensizce toplanan saçlar yakışıyordu. Çantanın bir köşesinde devamlı duran toka, lazım olduğu an bir türlü bulunmuyor, o saçlar toplanmadıkça bunaltıyor, yüzüne yapışıyordu. Zaten her şey ama her şey üzerine yapışıyor gitmiyordu.
Sokaklar kirden, pislikten bir ahenge bürünmüş ama yine de sokak kedileri anlam katıyordu çirkin betonlara...
Derken sadece onun elinden tutarak yürümek istediğini hissetti. Sadece yürümek... yıllardir bir kere bile düzenli bir işi olmamıştı. Neyin hayalini kursa itinayla olmuyordu. Tek bir isteği vardı artık. Sadece 'yürümek'. Varlığın katre katre anlamını yitirdiği günlerde, yokluğun hisleriyle yoğrulmuş bir zaman, bir ân istiyordu. Lâkin o bile olmuyordu...
12.04.2016/ Şişli.
Nazmiye.

Hayatını insanların üzerilerinde en çok vakit geçirdikleri ama sorsan en mutsuz oldukları ofis masalarına benzetiyordu. Çekmeceler, çekm...